Trabzon

Yeşilin Maviyle Buluştuğu Yamaçta, Taş ve Ahşabın Destanı

Karadeniz’in dalgalarının yalazladığı kayalıklardan başlayıp, sisli yaylaların sonsuzluğuna uzanan bir şehir Trabzon. Bir mimar olarak bu kadim kente adım attığınızda, karşınızda yalnızca bir şehir değil, doğayla kurulmuş bin yıllık bir sözleşmenin taş ve ahşapla yazılmış destanını bulursunuz. Burası, coğrafyanın zorluklarını mimari birer üstünlüğe dönüştürmüş bir uygarlık laboratuvarıdır.

Trabzon’un mimari kimliğini anlamak için önce topografyaya bakmak gerekir. Dağların denize paralel uzandığı, düz alanın neredeyse hiç bulunmadığı bu coğrafyada mimarlık, “yamaca yaslanma” sanatına dönüşmüştür. Evler, arazinin eğimine meydan okumaz, onunla dans eder. Kimi zaman iki katı denizden görünen bir evin arka cephesi dört kata çıkar; zemin kattaki ahır, üst kattaki yaşam alanına merdivenle bağlanır . Bu eğimli arazi, mimariyi yukarı doğru büyümeye zorlamış, her kat farklı bir işleve hizmet eden düşey bir organizasyon doğurmuştur.

Bu yapıların dili iki kelimeden oluşur: taş ve ahşap. Bölgenin bol yağışlı iklimi ve orman zenginliği, mimari malzemenin de kaderini belirlemiştir. Yörede “yabani taş” denen gri renkli, sağlam bazalt, temelde ve zemin katlarda kullanılırken, kestane ağacı üst katlarda hayat bulur . Kestane, dayanıklılığı ve çürümeye karşı direnci nedeniyle dış cephede, çatıda ve taşıyıcı sistemde başroldedir. Taşın sağlamlığıyla ahşabın sıcaklığı, Trabzon evlerinde kusursuz bir evlilik yapar.

Şehrin dört bir yanına dağılmış bu mimari mirasın en yoğun yaşadığı yerlerden biri Akçaabat’ın Orta Mahallesi‘dir. Burası, Karadeniz sivil mimarisinin açık hava müzesi gibidir. Sit alanı ilan edilerek koruma altına alınan bu evler, geniş bahçeleri, yüksek duvarları ve iki katlı düzenleriyle dikkat çeker . Alt katlar kiler ve depo, üst katlar ise yaşam alanıdır. Denize bakan cephelerdeki geniş pencereler, hem manzarayı içeri davet eder hem de Karadeniz’in loş ışığını yakalamaya çalışır.

Trabzon’un kalbindeki Ortahisar Evleri ise daha kentsel bir karakter sunar . Zağnos ve Tabakhane vadileri arasında sıkışmış bu yarımada, surlarla çevrili tarihi kentin çekirdeğidir. Buradaki evler, iki ya da üç katlı, taş ve ahşabın birlikte kullanıldığı, iç mekânları aydınlık ve ferah yapılardır . Dar sokakların iki yanında sıralanan bu evler, yüzyıllar boyunca kentli bir yaşamın tanığı olmuşlardır.

Kent mimarisinin bu görkemli örneklerinin yanı sıra, Trabzon’un kırsalında bambaşka bir mimari hazine daha saklıdır: Serenderler . Dört ya da altı ahşap direk üzerine oturtulmuş, tek odalı bu yapılar, adeta toprağa değmeden duran küçük tapınaklar gibidir. İşlevi son derece pratiktir: mısır, fasulye gibi tahılları nemden ve kemirgenlerden korumak. Ama estetiği bambaşkadır. Oyma saçakları, süslü korkuluklarıyla serender, Karadeniz insanının işlevselliği nasıl zarafete dönüştürdüğünün en güzel kanıtıdır. Yayla evlerindeki ahırsız, sade planlar ya da “merek” denilen ot depoları da bu işlevsel mimarinin diğer parçalarıdır .

Trabzon’un bir başka mimari katmanı ise Osmanlı’dan günümüze uzanan görkemli konaklardır. Sürmene’deki Memişoğlu (Kastel) Konağı, 18. yüzyıldan kalma, taş ve ahşap işçiliğinin doruk noktasıdır. Konağın batı odasındaki “döner tavan”, bir mil etrafında dönebilen bu mekanizmasıyla adeta bir rüzgar gülü ya da doğal vantilatör işlevi görür; bu, yöre mimarisindeki akılcılığın ve yaratıcılığın çarpıcı bir örneğidir . Gazipaşa’daki Nemlizade Konağı ise farklı bir hikaye anlatır: Haremlik selamlık düzeni, Kütahya çinileriyle bezenmiş duvarları ve Avrupai üslubuyla, Osmanlı’nın son dönemindeki değişimin taşradaki yansımasıdır . Çakırağa Konağı, Yarımbıyıkoğlu Evi, Kundupoğlu Evi… Her biri, farklı bir dönemin, farklı bir zevkin ve farklı bir yaşam biçiminin izlerini taşır .

Bir mimar olarak Trabzon’da en çok etkilendiğim şey, bu yapıların hepsinde ortak olan bir duygu: yerle kurulan sağlam bağ. Bu evler, konaklar, serenderler, bulundukları toprağın dilini konuşur. O yamacın eğimini bilir, o yağmurun yönünü tanır, o ormanın kokusunu içine çeker. Modern mimarlığın küreselleşen dilinin unutturduğu bu “yerel olma” hali, Trabzon’da hâlâ dimdik ayaktadır.

Ne var ki bu miras, hızla tükeniyor. 1950’lerden itibaren başlayan modernleşme, yol yapım çalışmaları, sahil yolunun açılması ve betonlaşma, Trabzon’un denizle iç içe olan tarihi kimliğini büyük ölçüde tahrip etti . Taş ustalığı ve ahşap işçiliği gibi kadim zanaatlar yok olmanın eşiğinde .

Yine de, ayakta kalan her bir yapı, bir direnişin ve bir hatırlayışın simgesi. Orta Mahalle’de bir kahvede oturup denize bakarken, Ortahisar’ın arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken ya da bir serenderin gölgesinde soluklanırken, Trabzon’un size fısıldadığını duyarsınız: “Gerçek mimarlık, ait olduğu toprağın ruhunu taşıyandır.”

Eğer yolunuz bir gün Trabzon’a düşerse, Sümela Manastırı’nın kayalıklardaki ihtişamına hayran kalırken, arka sokaklardaki o mütevazı evlere, bir bahçe duvarındaki taş işçiliğine, bir serenderin oyma detayına da bakmayı unutmayın. Onlar size, bu yeşil cennetin asıl mimari hazinelerini anlatacak.

Not: Akçaabat’a gidip Orta Mahalle’de yürüyüş yapmadan, bir serenderin altında mola vermeden ve tarihi konakların ahşap kokusunu içine çekmeden Trabzon’dan ayrılmayın. Ve eğer bir akşamüstü Ortahisar’dan denize doğru bakarsanız, yüzyıllardır aynı manzarayı seyreden taşların sessiz tanıklığını hissedeceksiniz.