Saint Tropes

Pastel Tonlarda Bir Lüks ve Sadelik Senfonisi

Fransız Rivierası’nın bu göz kamaştırıcı yıldızı Saint-Tropez, adını duyar duymaz zihnimizde canlanan lüks yatlar, gösterişli butikler ve ünlü plaj kulüpleriyle tanınır. Ama bir mimar olarak beni buraya çeken, Brigitte Bardot’nun çıplak ayak dolaştığı sokakların ardında saklı olan çok daha derin bir hikaye: Akdeniz’in ışığıyla dans eden pastel tonlardaki cephelerin, yamuk planlı samimi evlerin ve taşın zamansız duruşunun hikayesi.

Saint-Tropez’in mimari kimliğini anlamak için rotanızı önce Eski Şehir “La Ponche”‘e çevirmelisiniz. Burası, kasabanın 1950’lerde bir balıkçı köyüyken bugünkü jet sosyete cennetine dönüşmeden önceki halidir . Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında yürürken, şeftali, narçiçeği, uçuk sarı ve pastel pembe tonlarındaki evlerin cepheleri, güneşin her saatinde farklı bir ışık oyunuyla karşınıza çıkar . Bu pastel renk paleti, Akdeniz’in yakıcı güneşini yumuşatan, kasabaya hem romantik hem de davetkar bir karakter kazandıran bilinçli bir tercihtir.

La Ponche ve La Glaye mahallelerinde dolaşırken, bu evlerin en çarpıcı özelliği olan “yamuk” ve “samimi” planları fark ediyorsunuz . Geçmişte katı imar yasaları olmadığı için, ev sahipleri pencereleri keyfi biçimde kaydırmış, bazıları camların yerine duvar örmüş, cephelerini dışarıya kapatmış . Dahası, sert dalgalara karşı evlerin gücünü artırmak için alt katlar dışa eğimli bir kavisle genişletilmiş. Tüm bu “başına buyruk” müdahaleler, bugün bize düzensiz ama son derece otantik, samimi ve neredeyse karikatürvari bir kentsel doku armağan etmiş .

Limanın kıyısında, kasabanın en eski kafelerinden Senequier‘de oturduğunuzda ise, mimarinin sosyal yaşamı nasıl kurguladığına tanık olursunuz. Küçük, üçgen kesim masalar ve keten arkalıklı sandalyeler, sinema salonlarındaki gibi paralel bir çizgide sıralanmıştır . Bu matematiksel düzen, oturanların kazara bile olsa sırtlarını limana dönmelerine mani olur; gözleriniz sürekli denizle, yatlarla ve gelip geçenlerle buluşur . Mekân, izleyiciyi sahneye odaklayan bir tiyatro salonu gibi tasarlanmıştır.

Kasabanın bir diğer simgesi olan Notre Dame de l’Assomption Kilisesi‘nin çan kulesi ise, işlevselliğin yerel efsanelerle harmanlandığı ilginç bir örnek. Kulenin dört cephesinden birinde saat bulunmamasıyla ilgili iki rivayet anlatılır: İlki, kuzeydeki düşmanların saati görüp kuleyi çalmak istememesi için kurnazlık yapıldığı; diğeri ise sert karayel rüzgarlarının saat mekanizmasını bozacağı endişesi . Hangi hikaye gerçek olursa olsun, bu küçük “eksiklik” bile kasabanın mimari karakterine ayrı bir tebessüm katar.

Saint-Tropez’in bir diğer mimari katmanı, kasabanın tepelerine ve koylarına gizlenmiş efsanevi villalar ve Akdeniz bahçeleridir . Enrico Macias’ın “Accadia” adını verdiği evi, zeytinlikler ve lavanta tarlalarıyla çevrili, ışıkla dolu bir sığınak olarak tanımlanır . Bu villalar, gösterişten uzak, doğayla iç içe, sade ama son derece etkileyici bir yaşamın peşindedir.

Son olarak, Saint-Tropez’in kültürel katmanını tamamlayan bir yapıdan söz etmek gerek: Musée de l’Annonciade. Eski bir şapelde yer alan bu ferah müze, 20. yüzyıl başlarında Signac, Matisse ve Seurat gibi ressamların bu kasabaya neden akın ettiğini gözler önüne serer . Onları cezbeden de, işte bu eşsiz Akdeniz ışığı ve pastel renklerin büyüsüydü. Müze, bir anlamda, Saint-Tropez’in mimari ilham kaynağının da bir belgesidir.

Saint-Tropez bir mimara şunu fısıldar: Lüks, çoğu zaman sadelikte ve özgünlükte gizlidir. Yamuk duvarlar, gelişigüzel yerleştirilmiş pencereler, pastel boyalar ve denize dönük masalar… İşte asıl gösteriş, bu samimi detaylarda saklıdır.

Eğer bir gün yolunuz bu efsanevi kasabaya düşerse, limandaki dev yatlardan çok, arka sokaklardaki o “kusurlu” ve “yamuk” evlere bakın. Onlar size, bir balıkçı köyünün dünyanın en gözde tatil beldesine dönüşürken bile kaybetmediği o otantik ruhu anlatacak.

Not: Mutlaka La Ponche sokaklarında kaybolun ve bir akşamüstü Senequier’de oturup limanı seyredin. O an, mimarinin ve yaşamın nasıl iç içe geçtiğini tüm duyularınızla hissedeceksiniz. Ve belki de Brigitte Bardot gibi siz de ayakkabılarınızı çıkarıp bu sokaklarda dolaşmak isteyeceksiniz.