Bazaltın Siyah Büyüsü ve Medeniyetler Beşiği
Mezopotamya’nın kadim kalbi Diyarbakır’a ayak bastığınızda, sizi ilk karşılayan şey heybettir. Siyah bazalt taşından örülmüş surlar, şehre daha adım atmadan mimariyle kurduğunuz ilişkiyi kökten değiştirir. Bir mimar için Diyarbakır, taşın en karanlık halinin nasıl bu kadar aydınlık bir kültüre dönüştüğünün hikayesidir.
Bu şehir, mimarlık tarihinin en çarpıcı tezatlarından birini sunar. Diyarbakır Surları, Çin Seddi’nden sonra dünyanın en uzun savunma duvarı olarak, sadece bir askeri mimari harikası değil, aynı zamanda bir açık hava müzesidir. Siyah bazalt bloklarının devasalığı karşısında insanın nefesi kesilir. Ama asıl büyüleyici olan, bu korkutucu görünümlü surların üzerindeki zarif kitabeler, kabartmalar ve figürlerdir. Aslanlar, kartallar, hayat ağaçları… Savaşın ve korumanın simgesi kara taş, bir anda sanata ve estetiğe dönüşür. Urartu’dan Osmanlı’ya, Roma’dan Selçuklu’ya kadar onlarca medeniyetin izini bu surlarda okumak mümkündür. Dört tarafı çevreleyen bu devasa halka, şehri dış dünyadan ayırırken, içeride bambaşka bir evren yaratır.
Surların içine adım attığınızda, İçkale (İç Kale) sizi tarihin derinliklerine çeker. Burası Diyarbakır’ın çekirdeği, ilk yerleşim alanıdır. Artuklu Sarayı’nın kalıntıları, Saint George Kilisesi (Kudüs’teki Kubbet-üs Sahra’nın planını andıran yapısıyla Suriye mimari geleneğinin Anadolu’daki en önemli temsilcisidir) ve Hazreti Süleyman Camii… Bu kadar farklı inancın ve kültürün bu kadar küçük bir alanda katman katman birikmesi, mimarinin aslında bir hafıza mekanı olduğunu kanıtlar.
Diyarbakır’da mimari denince akla gelen ilk isimlerden biri hiç kuşkusuz Ulu Camii’dir. Anadolu’nun en eski camilerinden biri olan bu yapı, aslında bir kiliseden camiye dönüştürülmemiş, adeta İslam mimarisiyle Hıristiyan mimarisinin kardeşçe yan yana durduğu bir sentezdir. Bazalt sütunları, mermer başlıkları, revaklı avlusu ve cephesindeki kitabeleriyle Şam Emevi Camii’ni andırır. Güneşin siyah taşlarla oyunu, avluda yürürken size unutulmaz ışık gölge dansları sunar. Bu avluda durup, yüzyıllardır aynı noktada yükselen ezan sesini ve fısıldanan duaları düşünmek, mekanın ruhunu hissetmek için yeterlidir.
Şehrin geleneksel dokusunu oluşturan Diyarbakır Evleri, bazaltın bir başka yüzünü gösterir. Dışarıdan yine o koyu, çekingen ve sağlam duruş. Ama iç avluya girdiğinizde, dünya değişir. Ortada mutlaka bir havuz ya da kuyu, etrafında meyve ağaçları, renkli çiçekler ve hayatın tüm neşesi. Bu içe dönük plan, Mardin’deki kadar bilinmese de, aynı mahremiyet anlayışının ve iklimle baş etme stratejisinin farklı bir coğrafyadaki tezahürüdür. Bazaltın kasveti, avlunun huzurunda erir gider.
Bir mimar olarak Diyarbakır’da beni en çok etkileyen, su ile kurulan ilişkidir. Dicle Nehri’ne tepeden bakan kent, aslında suyun bereketiyle var olmuştur. On Köprülü Dicle Köprüsü, Selçuklu döneminin mühendislik dehasını gösteren bir başyapıttır. Kesme bazalt bloklarından inşa edilen on kemer, nehrin üzerinde adeta bir zaman tüneli gibi uzanır. Nehrin akışına karşı dimdik duran bu kemerler, Diyarbakır’ın azmini ve direncini sembolize eder.
Diyarbakır’ı dolaşırken, Hasan Paşa Hanı gibi yapılarda mola verip, kara taşın serinliğinde çay içtiğinizde, aslında bir avuç içinde olduğunuzu hissedersiniz. Binlerce yıllık ticaret yollarının kavşağında, farklı dillerin, dinlerin, renklerin buluştuğu bir meydanda… Siyah taş, tüm bu renkleri kucaklayan sakin bir bilge gibidir.
Diyarbakır bir mimara şunu fısıldar: Gerçek ihtişam, gösterişte değil, sağlamlıkta ve sadelikte gizlidir. Bu şehir, bazaltın koyu rengine inat, pırıl pırıl bir kültürel mozaiğin üzerinde yükselir. Surların içinde sıkışıp kalmamış, tam tersine surları kendine taç yapmış bir medeniyet şehridir.
Eğer bir gün yolunuz Diyarbakır’a düşerse, surlara dokunun. Sadece dokunun. O taşların size anlatacağı çok şey var. Urartu’dan bugüne uzanan bir hikaye, kara bir taşın dilinden.
Not: Diyarbakır’da gezerken mutlaka burma kadayıf tatmayı ve sıcak yaz günlerinde surların gölgesinde verilen molaların tadını çıkarmayı unutmayın. Ve her zaman başınızı kaldırıp surların üzerindeki o ince işçiliğe, o zarif kitabelere bakın. Çünkü ihtişam bazen en koyu renkte, en sade biçimde gizlenir.











